Sembolizm I: Evrenin Dili Sembolizme Kısa Bir Bakış

Sembol sözcüğünün kökenine baktığımızda, eski Mısır dilindeki “symbolon”, Grek diline “symbal” ve Latince’de de “symbolum” kelimesine karşılık geldiğini görürüz. Semboller, anlatmak istedikleri şeyi en sade, en açık şekilde ifade eden işaretlerdir. Sembolizm ise evrensel bilgi ve hakikatlerin basit ve sade ögelere indirgenerek ifade edilmesidir. Kısaca, soyut bir şeyi anlatmak için somut şeylerden destek alan evrensel bir dildir diyebiliriz. Sembolü oluşturan iki unsur vardır; bunlardan biri soyut olanı ifade etmek için kullanılan somut unsur, diğeri de sembolize edilen hakikatin kendisidir.

Sembollerin kullanım alanları çok geniş olduğu için çeşitli sınıflandırmalarla karşılaşılabilir. Niteliklerine ve alanlarına göre sınıflandırma yapmak, çerçevenin sınırlarını esnek tutmak için tercih edilebilir. Niteliklerine göre; biçimsel semboller, sayısal semboller, renk sembolleri, doğadaki canlı sembolleri, cansız nesnelerden oluşan semboller, kişi ve kişiliklerle ilgili semboller ve olaylarla ilgili semboller olarak sınıflandırılır. Alanlarına göre de dinî semboller, sanatsal semboller, siyasi semboller, bilimsel semboller, ezoterik semboller, askerî semboller vb. şeklinde genişletilebilir. 

Yaşam Çiçeği

Semboller, farklı alanlara, toplumlara, ırklara, coğrafyalara ve hatta zaman ekseninde kesişmeyen iki farklı uygarlığa ait olsa bile bize aynı şeyi ifade edebilir ya da yakın anlamlı çağrışımlar yapabilirler. Somut örnekler üzerinden ifade etmek gerekirse; Türk- İran mitolojisine ait Şahmeran ve Yunan mitolojisine ait Medusa birçok açıdan benzer özellikler göstermektedir. Mesela ikisi de yarı insan yarı yılan olarak tasvir edilmiş ve ikisi de başkaları tarafından öldürülmüşlerdir. Yine yaşam çiçeği sembolü de çok kullanılan ve bilinen bir sembol olması dolayısıyla konu için iyi bir örnek oluşturabilir. Yeniden doğuşu (Osiris’in mumyalanması), koşulsuz sevgiyi (Isıs’in Osiris’e olan sevgisi) ve evrenin düzenini temsil eden bu kutsal geometrinin, Mezopotamya’da Osiris’in diriliş tapınağında karşımıza çıkması ve diğer başka toplumlarda (Türk, Babil, Asur, Hindistan ve hatta kayıp kıta Mu) da aynı şeyi simgelemesi tesadüf değildir. 

Şahmeran ve Medusa

Tarihte benzer şekillerde, kültürler arası iletişim ve etkileşimin çok sınırlı olduğu ya da hiç olmadığı zamanlarda, çeşitli toplumlarda benzer örüntülere sıklıkla rastlanmaktadır. Nesnel ve bilimsel bakış açısıyla bunun tesadüf olmadığı açıktır. Sembolizmi evrensel kılan ve herkes tarafından anlaşılmasını sağlayan şey de tam olarak bu noktada açığa çıkmaktadır. Analitik psikolojinin kurucularından Carl Gustav Jung, bu ve bunun gibi farklı kültürlerde var olan aynı örüntüleri açıklamak için “kolektif bilinçdışı” kavramını geliştirmiştir. Kolektif bilinçdışı, bir türe ait genetik olarak aktarılan kolektif deneyimleri kapsayan bilinçdışıdır. Yani, zaman ve mekândan bağımsız olarak, sizden önce yaşamış insanların yaşadıklarını ve edindikleri temel tecrübeleri de barındıran deneyimlerdir. Yoga da aslında insan bilincinin, Jung tarafından kullanılan kollektif bilinçdışının genişletilmiş bir biçimi olan süper bilince bağlanmasını ima eder. Yüz maymun deneyi* kolektif bilinçdışı örneğidir. Ya da kapalı alan korkunuzu tetikleyen, hatırladığınız herhangi bir travmatik deneyim yaşamamış olduğunuzu ve bu korkuyu öğreneceğiniz hiçbir gözlemde de bulunmadığınızı varsayalım. Yani nu deneyime karşı herhangi duyuşsal bir şema geliştirmeniz imkân dahilinde değilken, kapalı alanda kaldığınızda boğulma, nefes alamama vs gibi hislere kapılıyorsanız, bu deneyimin size değil, kolektif bilinçdışına ait bir deneyim olduğu söylenebilir. Yine aile dizimi terapilerinde de sıklıkla rastlanılan bir motif vardır. Kişiler aslında kendine ait olmayan duygu, düşünce ve deneyimler aracılığıyla yaşamlarında çeşitli blokajlar yaratabilmektedirler. İşte bize ait olmadığını düşündüğümüz her şey bu noktada bilinçdışına, kolektif bilinçdışına, yani atalarımıza, yani tüm insan türüne aittir. Bu noktada yoga felsefesindeki birlik bilincini ve tüm deneyimleri aslında içimizde barındırma halimizi hatırlayabiliriz. Yani iyi-kötü ayrımının olmaması, bilinçli halimizin yani “ego” muzun iyi ya da kötü diye tanımladığı her şeyin aslında bizde mevcut olduğu, etrafımızda gördüğümüz her davranışa, duyguya, hale zaten sahip olduğumuzun bilgisini burada sindirebiliriz.

Kolektif bilinçdışını, en iyi okuyacağımız alanlar ise masallar, mitler ve kolektif rüyalardır. Bilinçdışının (kişisel ya da kolektif) kendini açığa vurma şekli semboller aracılığı ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle gündelik yaşamlarımız içinde sembolleri okumak, yorumlamak ve bize verdiği mesajları anlamak kişinin özbenliğine giden yolda eşsiz bir rehberlik sağlamaktadır. 

Editör: Sevcan Karadağ